Rölativizm(Görecilik) Hakkında Bilgi

görecilik

?…Herkesin kendine ait bir yıldızı var. Herkesin kendine ait bir de
inancı. Bense yalnızca tek bir şeye inanıyorum: Çöküşe. Uçuruma doğru
giden bir arabadayız ve arabayı çeken atlarsa alabildiğine ürkmüş.
Bizler çöküyoruz; hepimiz ölmeliyiz ve böylelikle yeniden doğmak
zorundayız da. Büyük dönüm noktası geldi çattı bizler için. Bu her
alanda yaşanıyor: Büyük savaş, sanattaki büyük değişim, batı
devletlerinin büyük yıkılışı. Köhne Avrupa?da yaşayan bizlere iyi olan,
bize özgü olan her şey öldü. O güzelim aklımız çıldırıyor. Paramız kağıt
parçası artık. Makinelerimiz ise yalnızca kurşun atmakta. Sanatımız bir
intihar. Çöküyoruz dostlar, bu apaçık ortada…?
Herman Hesse?nin
?Klingsor?un Son yazı? adlı anlatısının, kendinidışavurumcu
(ekspresyonist) olarak tanımlayan kahramanı, 20. yüzyılın başındaki
çalkantılı atmosferi böyle değerlendiriyordu. Ortada acıları olan bir
kuşak vardı. Bir tepki kuşağıydı bu, bazılarına göre ise bir çığlık. 19.
yüzyılın getirdiği düşünsel çekişmeleri göğüslemeye çalışan bu kuşak,
diğer yandan 1. Dünya Savaşı ile yüzyüze gelmişti. Yeni İnsan?ın 24.
sayısında incelemeye çalıştığımız, 20. yüzyılın başındaki İtalya ve
Rusya?nın bulunduğu duruma paralel olarak gelişen bu akım farklı bir
coğrafyada, farklı bir radikalleşme içinde, ancak, diğer bölgelerdeki
gibi tarihin dayattığı değişimin kaçınılmazlığı ile yeni dünya, yeni
toplum ve yeni insan arayışı konusunda ortak bir düşünceye sahipti.
Bu
yazımızda Almanya?nın içinde bulunduğu konjonktürel durumu ve yükselen
dışavurumcu (Ekspresyonizm) sanat akımını incelemeden önce, 19. yüzyıla
ve özellikle modernizm kavramına kaba bir bakış yapmanın gerekli
olduğunu düşünüyorum.
Hugo Von Hofmannsthal 1893?te modernliği şöyle
tanımlıyordu; ?Günümüzde iki şey modern hissini uyandırıyor: Hayatın
çözümlenmesi ve hayattan kaçış… Eski mobilyalar da modern olabilir,
şimdiki nevrozlar da… Atomları parçalamak, kozmosla top oynamak bütün
bunların hepsi modern olabilir. Modernlik, bir ruh halini, bir iç
çekişi, bir tereddütü didiklemek ve güzelliklerin açığa vuruşuna,
renklerin uyumuna, benzetmelerin çarpıcılığına, dokundurmaların
parlaklığına içgüdüsel olarak, uykudaymışcasına boyun eğmektir.?
Modernizmi,
çoğunlukla edebiyatçılar, felsefeciler, iki zıt noktayı birbiri ile
yanyana getirme çabası olarak yorumluyorlardı. Örneğin mekanikçilikle,
sezgiciliğin veya gelenekçilikle, yenilikçiliğin şemsiyesi olarak
görüyorlardı. 19. yüzyıl karşıt inceleme tarzlarının birbiri ile
çekişmesinin yaşandığı bir dönemdi. Modernizm, aklı ısrarla bu iki uç
arasındaki bir gerilimin oluşmasına doğru hareketlendiriyordu. Bu
diyalektik bağı oluşturma çabası, 19. yüzyıl boyunca insanları bir sürü
felsefi spekülasyonlara doğru itmişti. Bütün bu çakışmalar hiçbir
şekilde doğal bilimin ve bilimsel yöntemin prestijini tehdit edemiyordu.
Ancak güncelliği arayanlar, felsefenin olguculuğunun ve edebiyatın
doğalcılığının değişmesinin kaçınılmazlığından dem vuruyorlardı.
Kimileri için ise felsefi sistemlerin dayandığı düşünsel varsayımların
ve zihniyetin dokunulmazlığı geçerliliğini hala sürdürüyordu.
Comte?un
doğrudan deneyim verilerine bakması, onun ve yandaşlarının toplumu
inceleme uğraşının bilim olması gerekliliğini vurguluyordu. Taine ise
soyutu, geneli, sınıflandırılmışı yüceltiyor ve romantizme savaş
açıyordu. Bilimin somut ve göz kamaştırıcı başarılarına rağmen, 1882?de
kurulan Psişik Araştırmalar Cemiyeti?nin büyük bir ciddiyetle ?müphem?
diye sınıflandırdığı olaylara gösterilen ilgi, 19. yüzyılın son
çeyreğinde dikkati çekecek ölçüde artmıştı. 1875?te Amerikan Teosofi
Cemiyeti?nin örgütlenmesi, vurgunun toplumsaldan bireysele kaymasının
resmi başlangıcı olmuştur. Olguculuk istatistiklerin etkisi altındayken,
tinsel idmanla farklılaşıp insanın parlak geleceğine katkıda bulunacak
bir egonun varlığına inanan örgütlenmeler, egonun doğasına duyulan
merakı kurumsallaştırmıştı bile.
Diğer yandan Max Stirner anarşizmi
ve kişisel özgürlüğü alkışlıyor, bireyin öznelliğini ve yeteneklerini
istediği gibi kullanmasını söylüyordu. Paul Bourget ?bilimin iflası?
sloganını tiz bir sesle tekrarlayarak, ?sağ olgucu kanıt? yerini ?saf
hayalci sezgi?ye bıraksın diye haykırıyordu. İletişim arttıkça ulusal
sınırları aşan düşünceler daha çabuk çakışıyorlardı. Avrupa
karşıtlıkların, sarsma, devirme ihtiyacının kıtası haline gelmişti.
Kültürel hava, en belirgin olarak Almanya?da bir devrimi işaret
ediyordu. Sanatçılar ve aydınlar yeni bir dünya isteklerini
hissettirmeye başlamışlardı. Tarihsel sıçramanın zamanı gelip çatmıştı
artık. Birden Nietzche?nin sesi duyuldu, kahince sezgileri ile tarihin
bitişine, uygarlığın kaderine boyun eğmek zorunda olduğuna, bütün
değerlerin gözden geçirilmesi gerektiğine dair bağırışları ile ortalığı
kasıp kavuruyordu.
19. yüzyılın, insan değerlerinin gerçek koruyucusu
birey değil toplumdur söylemiyle ortaya çıkan liberallerin birden bire
karşılarında, 1882?de Ibsen?in ?Halk Düşmanı? adlı oyunundaki bir
karakter olan Dr. Stockmann?ın ?Çoğunluk hiçbir zaman haklı değildir,
haklı olan benim, ben ve benim gibi bir iki kişi…? demesi ortalığı
daha fazla karıştırmıştı. Bu farklılaşmalar, ?mutlaklar?a yapılan
saldırılar, genel yasalar, doğal bulunan düşüncenin yıkılma aşaması
olmuştu. Bilim şiirsel fantazilere teslim olup, bütün alanlarında sezgi
ve imgelemin seyircisi haline gelmişti. Bilim artık doğanın karşısında
gözlemci konumunda duramıyor, insanla doğanın arasındaki etkileşimin bir
parçası olduğu fikriyle yüzyüze geliyordu.
Dışavurumculuk bütün bu
felsefi spekülasyonların üstüne doğuyordu. Bu incelememizde üstünde
fazla durulmayan dışavurumcu edebiyatı ele almaya çalışacağız. Kendini
hep resim alanında duyuran dışavurumculuk, edebiyat alanında dünyaya
karşı iki farklı tavır geliştirmiştir. Kaynağını aynı tarihsel süreçten
alan bu iki tavır, bir çok dışavurumcu edebiyat eserlerinde yan yana
durabilmiştir. Batı kültürünün köklü değişimler geçirmesinin bir sonucu
olan bu akımı, eserlerinin çoğunluğunu Almanya?da vermesinden dolayı o
coğrafyadaki çalkantılarla birlikte gözden geçireceğiz.

İnsanoğlu Uyanıyor
Lanetlenmiş çağ! Karmakarışık! Şarkısız!
Ve sen, insanoğlu, çekiciliği en zayıf olan,
sergileniyorsun
İşkence veren duman ve deli şimşek
arasında.
Kör olmuş. Bir uşak. Dehşet içinde.
Öfkeden çıldırmış.
Cüzzam ve acı.
Kanlı gözler. Kuduz dişler. Hastalıklar
korosu…
Johannes R. Becher
(?Tanrı Konusunda? Kitabından)

?…Herkesin kendine ait bir yıldızı var. Herkesin kendine ait bir de
inancı. Bense yalnızca tek bir şeye inanıyorum: Çöküşe. Uçuruma doğru
giden bir arabadayız ve arabayı çeken atlarsa alabildiğine ürkmüş.
Bizler çöküyoruz; hepimiz ölmeliyiz ve böylelikle yeniden doğmak
zorundayız da. Büyük dönüm noktası geldi çattı bizler için. Bu her
alanda yaşanıyor: Büyük savaş, sanattaki büyük değişim, batı
devletlerinin büyük yıkılışı. Köhne Avrupa?da yaşayan bizlere iyi olan,
bize özgü olan her şey öldü. O güzelim aklımız çıldırıyor. Paramız kağıt
parçası artık. Makinelerimiz ise yalnızca kurşun atmakta. Sanatımız bir
intihar. Çöküyoruz dostlar, bu apaçık ortada…?
Herman Hesse?nin
?Klingsor?un Son yazı? adlı anlatısının, kendinidışavurumcu
(ekspresyonist) olarak tanımlayan kahramanı, 20. yüzyılın başındaki
çalkantılı atmosferi böyle değerlendiriyordu. Ortada acıları olan bir
kuşak vardı. Bir tepki kuşağıydı bu, bazılarına göre ise bir çığlık. 19.
yüzyılın getirdiği düşünsel çekişmeleri göğüslemeye çalışan bu kuşak,
diğer yandan 1. Dünya Savaşı ile yüzyüze gelmişti. Yeni İnsan?ın 24.
sayısında incelemeye çalıştığımız, 20. yüzyılın başındaki İtalya ve
Rusya?nın bulunduğu duruma paralel olarak gelişen bu akım farklı bir
coğrafyada, farklı bir radikalleşme içinde, ancak, diğer bölgelerdeki
gibi tarihin dayattığı değişimin kaçınılmazlığı ile yeni dünya, yeni
toplum ve yeni insan arayışı konusunda ortak bir düşünceye sahipti.
Bu
yazımızda Almanya?nın içinde bulunduğu konjonktürel durumu ve yükselen
dışavurumcu (Ekspresyonizm) sanat akımını incelemeden önce, 19. yüzyıla
ve özellikle modernizm kavramına kaba bir bakış yapmanın gerekli
olduğunu düşünüyorum.
Hugo Von Hofmannsthal 1893?te modernliği şöyle
tanımlıyordu; ?Günümüzde iki şey modern hissini uyandırıyor: Hayatın
çözümlenmesi ve hayattan kaçış… Eski mobilyalar da modern olabilir,
şimdiki nevrozlar da… Atomları parçalamak, kozmosla top oynamak bütün
bunların hepsi modern olabilir. Modernlik, bir ruh halini, bir iç
çekişi, bir tereddütü didiklemek ve güzelliklerin açığa vuruşuna,
renklerin uyumuna, benzetmelerin çarpıcılığına, dokundurmaların
parlaklığına içgüdüsel olarak, uykudaymışcasına boyun eğmektir.?
Modernizmi,
çoğunlukla edebiyatçılar, felsefeciler, iki zıt noktayı birbiri ile
yanyana getirme çabası olarak yorumluyorlardı. Örneğin mekanikçilikle,
sezgiciliğin veya gelenekçilikle, yenilikçiliğin şemsiyesi olarak
görüyorlardı. 19. yüzyıl karşıt inceleme tarzlarının birbiri ile
çekişmesinin yaşandığı bir dönemdi. Modernizm, aklı ısrarla bu iki uç
arasındaki bir gerilimin oluşmasına doğru hareketlendiriyordu. Bu
diyalektik bağı oluşturma çabası, 19. yüzyıl boyunca insanları bir sürü
felsefi spekülasyonlara doğru itmişti. Bütün bu çakışmalar hiçbir
şekilde doğal bilimin ve bilimsel yöntemin prestijini tehdit edemiyordu.
Ancak güncelliği arayanlar, felsefenin olguculuğunun ve edebiyatın
doğalcılığının değişmesinin kaçınılmazlığından dem vuruyorlardı.
Kimileri için ise felsefi sistemlerin dayandığı düşünsel varsayımların
ve zihniyetin dokunulmazlığı geçerliliğini hala sürdürüyordu.
Comte?un
doğrudan deneyim verilerine bakması, onun ve yandaşlarının toplumu
inceleme uğraşının bilim olması gerekliliğini vurguluyordu. Taine ise
soyutu, geneli, sınıflandırılmışı yüceltiyor ve romantizme savaş
açıyordu. Bilimin somut ve göz kamaştırıcı başarılarına rağmen, 1882?de
kurulan Psişik Araştırmalar Cemiyeti?nin büyük bir ciddiyetle ?müphem?
diye sınıflandırdığı olaylara gösterilen ilgi, 19. yüzyılın son
çeyreğinde dikkati çekecek ölçüde artmıştı. 1875?te Amerikan Teosofi
Cemiyeti?nin örgütlenmesi, vurgunun toplumsaldan bireysele kaymasının
resmi başlangıcı olmuştur. Olguculuk istatistiklerin etkisi altındayken,
tinsel idmanla farklılaşıp insanın parlak geleceğine katkıda bulunacak
bir egonun varlığına inanan örgütlenmeler, egonun doğasına duyulan
merakı kurumsallaştırmıştı bile.
Diğer yandan Max Stirner anarşizmi
ve kişisel özgürlüğü alkışlıyor, bireyin öznelliğini ve yeteneklerini
istediği gibi kullanmasını söylüyordu. Paul Bourget ?bilimin iflası?
sloganını tiz bir sesle tekrarlayarak, ?sağ olgucu kanıt? yerini ?saf
hayalci sezgi?ye bıraksın diye haykırıyordu. İletişim arttıkça ulusal
sınırları aşan düşünceler daha çabuk çakışıyorlardı. Avrupa
karşıtlıkların, sarsma, devirme ihtiyacının kıtası haline gelmişti.
Kültürel hava, en belirgin olarak Almanya?da bir devrimi işaret
ediyordu. Sanatçılar ve aydınlar yeni bir dünya isteklerini
hissettirmeye başlamışlardı. Tarihsel sıçramanın zamanı gelip çatmıştı
artık. Birden Nietzche?nin sesi duyuldu, kahince sezgileri ile tarihin
bitişine, uygarlığın kaderine boyun eğmek zorunda olduğuna, bütün
değerlerin gözden geçirilmesi gerektiğine dair bağırışları ile ortalığı
kasıp kavuruyordu.
19. yüzyılın, insan değerlerinin gerçek koruyucusu
birey değil toplumdur söylemiyle ortaya çıkan liberallerin birden bire
karşılarında, 1882?de Ibsen?in ?Halk Düşmanı? adlı oyunundaki bir
karakter olan Dr. Stockmann?ın ?Çoğunluk hiçbir zaman haklı değildir,
haklı olan benim, ben ve benim gibi bir iki kişi…? demesi ortalığı
daha fazla karıştırmıştı. Bu farklılaşmalar, ?mutlaklar?a yapılan
saldırılar, genel yasalar, doğal bulunan düşüncenin yıkılma aşaması
olmuştu. Bilim şiirsel fantazilere teslim olup, bütün alanlarında sezgi
ve imgelemin seyircisi haline gelmişti. Bilim artık doğanın karşısında
gözlemci konumunda duramıyor, insanla doğanın arasındaki etkileşimin bir
parçası olduğu fikriyle yüzyüze geliyordu.
Dışavurumculuk bütün bu
felsefi spekülasyonların üstüne doğuyordu. Bu incelememizde üstünde
fazla durulmayan dışavurumcu edebiyatı ele almaya çalışacağız. Kendini
hep resim alanında duyuran dışavurumculuk, edebiyat alanında dünyaya
karşı iki farklı tavır geliştirmiştir. Kaynağını aynı tarihsel süreçten
alan bu iki tavır, bir çok dışavurumcu edebiyat eserlerinde yan yana
durabilmiştir. Batı kültürünün köklü değişimler geçirmesinin bir sonucu
olan bu akımı, eserlerinin çoğunluğunu Almanya?da vermesinden dolayı o
coğrafyadaki çalkantılarla birlikte gözden geçireceğiz.

İnsanoğlu Uyanıyor
Lanetlenmiş çağ! Karmakarışık! Şarkısız!
Ve sen, insanoğlu, çekiciliği en zayıf olan,
sergileniyorsun
İşkence veren duman ve deli şimşek
arasında.
Kör olmuş. Bir uşak. Dehşet içinde.
Öfkeden çıldırmış.
Cüzzam ve acı.
Kanlı gözler. Kuduz dişler. Hastalıklar
korosu…
Johannes R. Becher
(?Tanrı Konusunda? Kitabından)

    Makale Yazarı: duslerkulup2

Sizde yorum yazabilirsiniz...